[{"content":"Çok bildiğimden değil, kendi görüşlerimdir: modern caz sahnesinin en büyüklerinden Joan Chamorro’nun, 2019’da öğrencilerinden Alba Armengou ile ortak albümleri. Sant Andreu Jazz Band’in kurucusu Joan Chamorro, adeta altyapıdan müzisyen yetiştiriyor. Eğitime ufacık çocukken aldığı gençleri, uzun yıllar eğitiyor. En sonunda da parlayan gençlerle albüm yapıyor, bu da onlardan biri.\nHer şarkıyı ayrı ayrı aşırı beğenmekle beraber, albümde öne çıkan (bana göre) 5 şarkı: Dança da Solidão, Meditação, No Moon at All, Stolen Moments, Outra Vez.\n","permalink":"https://atatcengo.xyz/music/joan-chamorro-presenta-alba-armengou/","summary":"\u003cp\u003eÇok bildiğimden değil, kendi görüşlerimdir: modern caz sahnesinin en büyüklerinden Joan Chamorro’nun, 2019’da öğrencilerinden Alba Armengou ile ortak albümleri. Sant Andreu Jazz Band’in kurucusu Joan Chamorro, adeta altyapıdan müzisyen yetiştiriyor. Eğitime ufacık çocukken aldığı gençleri, uzun yıllar eğitiyor. En sonunda da parlayan gençlerle albüm yapıyor, bu da onlardan biri.\u003c/p\u003e\n\u003cp\u003eHer şarkıyı ayrı ayrı aşırı beğenmekle beraber, albümde öne çıkan (bana göre) 5 şarkı: \u003cem\u003eDança da Solidão\u003c/em\u003e, \u003cem\u003eMeditação\u003c/em\u003e, \u003cem\u003eNo Moon at All\u003c/em\u003e, \u003cem\u003eStolen Moments\u003c/em\u003e, \u003cem\u003eOutra Vez\u003c/em\u003e.\u003c/p\u003e","title":"Joan Chamorro Presenta Alba Armengou (2019)"},{"content":"Efendiler, bizim hükûmetimiz demokratik bir hükûmet değildir, sosyalist bir hükûmet değildir ve gerçekten kitaplardaki hükûmetlerin, islâmî niteliği bakımından, hiç birine benzemeyen bir hükûmettir. Fakat, millî egemenliği, millî iradeyi belirten bir hükûmettir, bu nitelikte bir hükûmettir. Sosyal bilim bakımından bizim hükûmetimizi ifade etmek gerekirse (halk hükûmeti) deriz.\nEfendiler, biz hakkımızı koruyup gözetmek, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için genel kurulumuzca, milletin bütünlüğümüzce bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletin tümüyle savaşmayı caiz gören bir mesleği izleyen insanlarız. O halde bu ve bu gibi teşviklerle ve izahlarla hükûmetimizin dayandığı esasın toplum bilime dayanan bir esas olduğunu açık bir surette görürüz.\nFakat ne yapalım ki demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler, biz benzememekle ve benzetmemekle öğünmeliyiz! Çünkü, biz bize benziyoruz, efendiler!\nAralık 1921, TBMM\n","permalink":"https://atatcengo.xyz/commonplace/biz-bize-benziyoruz/","summary":"\u003cp\u003eEfendiler, bizim hükûmetimiz demokratik bir hükûmet değildir, sosyalist bir hükûmet değildir ve gerçekten kitaplardaki hükûmetlerin, islâmî niteliği bakımından, hiç birine benzemeyen bir hükûmettir. Fakat, millî egemenliği, millî iradeyi belirten bir hükûmettir, bu nitelikte bir hükûmettir. Sosyal bilim bakımından bizim hükûmetimizi ifade etmek gerekirse (halk hükûmeti) deriz.\u003c/p\u003e\n\u003cp\u003eEfendiler, biz hakkımızı koruyup gözetmek, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için genel kurulumuzca, milletin bütünlüğümüzce bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletin tümüyle savaşmayı caiz gören bir mesleği izleyen insanlarız. O halde bu ve bu gibi teşviklerle ve izahlarla hükûmetimizin dayandığı esasın toplum bilime dayanan bir esas olduğunu açık bir surette görürüz.\u003c/p\u003e","title":"Biz Bize Benziyoruz"},{"content":"Kurtuluş (1994), yüzlerce oyuncu ve on binlerce figüranla çekilmiş, dönemin ruhunu en iyi yansıtan yapımlardan biri. 2. İnönü Savaşı devam ederken başlayan dizi, Mudanya Mütarekesi ile son buluyor. Dizideki başarılı oyunculuklar ve harcanan emek, detaylara verilen önem ile bizi gerçekten o dönemin içine çekiyor.\nAtatürk’ü oynamak hep zordur; olacak o kadar skeçlerinden çıkma betonarme alçıdan yüzler, abartılı makyajlar ve kötü oyunculuklar ile yapılan işlerin çoğu ehemmiyet verilmeden yapılmış gibi gözükür ki çoğu büyük ihtimalle öyledir. Fakat Rutkay Aziz gerçekten çok güzel bir iş çıkarmış.\nAyrıca Atatürk’ün birçok cephede yanında bulunmuş Mehmet Nazım Bey’in Kütahya-Eskişehir’deki vefatı, Gazi Paşa’nın bu duruma verdiği tepki ile maalesef kaderi Mehmet Nazım Bey’den farklı olmayan, Büyük Taarruz sırasında Çiğiltepe’yi zamanında ele geçiremediği için kendi yaşamına orada son veren Reşat Çiğiltepe gibi önemli figürlerin gösterilmiş olması da önem arz ediyor diye düşünüyorum.\nDizide yer verilmesinden en çok hoşlandığım şeylerden bir başkası da Yakup Kadri ve Halide Edip’in de dizide bulunması. Topyekûn gerçekleştirilen bu savaşta sadece silahların değil; kalemlerin, fikirlerin de çarpıştığını unutmamak gerekiyor.\nDizide düşman kuvvetlerinin içinde bulunduğu durumu, sonu kötü biten rahatlıklarını ve müthiş kibirlerini de görmekteyiz. İşgal dönemi İstanbul ve İzmir’in içler acısı durumu da dizide yer alıyor. Platolarda kurulan mekânlar gayet gerçekçi. Hiç değilse bile en azından Büyük Taarruz sahnelerini her Türk gencinin izlemesi gerektiğini düşünüyorum.\n","permalink":"https://atatcengo.xyz/screen/kurtulus-1994/","summary":"\u003cp\u003eKurtuluş (1994), yüzlerce oyuncu ve on binlerce figüranla çekilmiş, dönemin ruhunu en iyi yansıtan yapımlardan biri. 2. İnönü Savaşı devam ederken başlayan dizi, Mudanya Mütarekesi ile son buluyor. Dizideki başarılı oyunculuklar ve harcanan emek, detaylara verilen önem ile bizi gerçekten o dönemin içine çekiyor.\u003c/p\u003e\n\u003cp\u003eAtatürk’ü oynamak hep zordur; olacak o kadar skeçlerinden çıkma betonarme alçıdan yüzler, abartılı makyajlar ve kötü oyunculuklar ile yapılan işlerin çoğu ehemmiyet verilmeden yapılmış gibi gözükür ki çoğu büyük ihtimalle öyledir. Fakat Rutkay Aziz gerçekten çok güzel bir iş çıkarmış.\u003c/p\u003e","title":"Kurtuluş (1994)"},{"content":"Senelerce en koyu cehalet içinde, en kötü şartlarla idare edilen, hatta kendi kendisini bile küçültmekten çekinmeyen, “N’olacak biz kaba Türküz!” diyen, edebiyatsız birçok küçük küçük halk parçalarına hiçbir kültür zerresi aşılamadan, hepsini kendisinden ya cesur, ya bilgin, ya sanatkâr görerek seven: sakin, durgun, kendini beğenmişin tam aksi olan milletimizi ilk anlayan o oldu.\nHani bazı beylik şeyler yazanlar vardır: “Sen ölmedin. İçimizde, kalbimizde yaşıyorsun Atatürk!..” derler. Ama bunu laf olsun diye, alkışlanalım diye söylerler.\nMillete her gün bir maksat, bir bedihi hakikat, her gün yeni bir aşı yaparak bugüne getiren ve bugünden de ileriye götürecek serumu kanımıza vermiş olan adam yemekten içmekten kesilmiş, gülmekten, sinirlenmekten durmuş, ama bir de düşünmekten durduğunu sanmıyorum.\nAtatürk ölmüştür. Yani yemekten, içmekten, yürümekten, oturmaktan usanmıştır. Bakın Fransızca ne yazmış:\u0026gt; L’état turc est une république, démocratique.\nAtatürk canlıdır. Atatürk muhakkak aramızdadır. Yazı yazan muharrir, ilim yapan talebe, köylü çocuğu ve onu okutan öğretmen, vatan sınırını koruyan er, toprağı süren çiftçi, deri yapan amele… birer Atatürk’tür. Hepimize kim olduğumuzu, dünya yüzü insanları içinde bizim de vatanımızın ve dünyanın selameti dahilinde düşünmeye hakkımız olduğunu, bunun için de hiçbir şeyden çekinmemek lazım geldiğini en ümitsiz anda hayalden bile ötelere geçen şeyleri hakikat yapabilmek için insana ve millete bakmanın kâfi olduğunu bize öğreten adam odur.\nBu vitrine bakıp dalmamak mümkün değil:\nBir kağnı, iki düşman silahı, bir istiklal madalyası…\nNe söylenir senin için kağnı! Hem en iptidailiğin, hem de en kahramanlığın sembolüsün. Yazık ki yalnız resmin var. Senin boylu boyunca bu müzede yerin var. Yerini kamyon tutar, sen tarihe intikal ederken insan seninle Türk köylüsü arasındaki benzerliği hatırlamadan edemiyor.\n12 yaşında idim. Mektep bahçesinde oynuyorduk. Hulusi Bey ismindeki hocamız: — İçeriye girin! diye bağırdı.\nSınıfa üşüştük. Hocamız odanın içinde sinirli sinirli geziniyordu. Dışarıdan bağrışmalar, gürültüler geliyordu.\n— Sait, şu pencereyi kapa!.. dedi. Sonra birden caydı: — Hayır, kapama! dedi. Gelin çocuklar hepiniz yanıma.\nKüçük pencerenin önüne yığıldık. — Bakın şu geçenlere!.. dedi. Baktık. — İşte, bunlar dedi, namussuzlardır. Bunlar vatan hainleridir. Bunu hepiniz bilin.\nSarı bıyıkları titriyor, bir tanesini Çanakkale’de sakatladığı kör kırmızı gözü sulanıyor, ötekisi parıl parıl parlıyordu.\nCaddeden geçenler “Kuvayı İnzibatiye” idi. Küçük şehir halkı içinde halife kuvvetlerinin dini ve devleti kurtaracaklarını söyleyenler dolu idi. Kuvayı Milliyenin bâği ve bolşevik olduğu duvarlara çivilenmişti. İçimizden biri Hulusi Beyin söylediğini bir yerde söylese belki de adamı asarlardı.\nHulusi Bey, yüzü kin dolu pencereyi kapadıktan sonra: — Çocuklarım, dedi. Vatanı Mustafa Kemal isminde bir Türk çocuğu kurtaracaktır. Buna emin olun. Evde babanız Kuvayı Milliyeye lakırdı söylerse korkmayın, ona karşı koyun, ona inanmayın. Belki on sene, yirmi sene dövüşeceğiz. Size onun için söylüyorum. Dört beş sene sonra siz silaha sarılacaksınız. Yine olmazsa çocuklarınız dağa çıkacak. Bu kör gözümle ben de oradayım sayılır. Onlara böyle, pencereden, “Namussuzlar!” dedim sanmayın. Göreceksiniz.\nO gün mektepten çıkarken birkaçımızı alıkoydu. — Gelin benimle beraber, dedi.\nİstasyon taraflarına gezmeye çıktık. Tarlalar arasında bir zaman gezindik. O sırada mısırlıklar içinden başlarında Laz başlıkları on kişi âdeta yanımızda bitiverdiler. Hulusi Bey onları kucakladı: — İstasyonda iki Yunanlı ile bir Abaza geziniyor. Başka hiç kimse yok. Hükümet önündeki mezarlıkta bir tabur Yunan askeri var. Başka bir şey görmedik, dedi.\nOn kişiyi uzaktan takip ettik. İstasyondaki üç Kuvayı İnzibatiye neferi gık bile diyemediler, iki kişi bir şimendifer makinesine koştu. Sekiz kişiden biri titreyen Yunanlı istasyon memuruna sırtını dönerek halkın içinde kahramanca gezindi. Öteki yedi kişi mezarlıkta talim yapan halife kuvvetlerine bir yaylım ateşi açtıktan sonra hazır makineye atlayarak Geyve Boğazı’na doğru hazin hazin düdük çalarak gittiler.\nKuvayı Milliye Geyve Boğazı’nda idi. Bir şimendifer makinesine şiddetli ihtiyaçları varmış. 10 kişilik bir çete Adapazarı’nı basıp lokomotifi alıp gitmişlerdi…\nİşte bugünleri yaşamış birisi için burası artık müze değildir. Burası saçı ağarmış kırk yaşında birinin hem beşiği, hem mezarı, hem istikbalidir.\n1 Temmuz 1927 Cuma günü Atatürk bakın ne diyor:\u0026gt; “Sekiz sene evvel muztarip ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım. Teşyi edenim yoktu…”\nAma istikbal eden bütün İstanbul’du. Bütün dünya idi. Dolmabahçe’den o gün şöyle diyor:\u0026gt; “Yalnız artık bu saray zıllullahların değil, zıl olmayan, hakikat olan milletin sarayıdır. Ve ben burada milletin bir ferdi, bir misafiri bulunmakla bahtiyarım.”\nMüzenin genç memuru Hayrullah Üstar bir Atatürk hatıralar mahzeni:\nHarbiye mektebinde kapuska yemekten usanan talebeler bir türlü “usandık” diyemiyorlarmış. Mustafa Kemal bir kömür parçasıyla bir kapı, bir saka, bir de sandık resmi yapmış. Eksik kalan tarafını da iz’an ehlinin anlayışına havale ederek mektebin duvarına çizmiş. Ondan sonra fasulye ile pilav verilmeye başlanmış.\nİşte Mustafa Kemal Efendinin babası Evkaf ikinci kâtibi Ali Rıza Efendi. Aynı keskin gözler, aynı şakaklar, aynı çene…\nOrada saçı, kalpağı, gömleği, iç çamaşırı, İstiklal Harbinde giydiği askeri elbiseleri, smokini, frağı… hepsi orada. Duvarlarda 1919’dan 1938’e kadar yirmi senenin sıçraya sıçraya varılan merhaleleri. İşte Türk Cumhuriyeti, Avrupalı Türk halkı…\nYine duvarlarda o Anadolu, Rumeli beyzadelerinin, eşraf çocuklarının, mütegallibenin milleti uyandırmamak için binlerce imza ve mühürle dalaletlerini mühürledikleri vesikalar: Hoca zade, Dodos zade, Şapşalcı zade, Ferhat zade, Ejder zade, Mollabekir zade, Kadı zadeler…\nŞöyle diyorlar:\u0026gt; “Umum millet bin üç yüz senedir tecrübe ettiğimiz ve tecrübeye de hacet kalmaksızın bildiğimiz zâniler recmedilmedikçe, carihler ve katillere kısas, sâriklerin elleri kesilmedikçe, şarap hamir edenler cezayı sezaları görmedikçe ispatı mekânet edemeyeceğimize kaniiz…”\nMesele ispatı mekânette değil; mesele milleti soyamadıkça, milleti okuttukça bizim hikmeti vücudumuz mu kalırda…\nDüşmanı kovmakla iş bitmemiş ki… İnsan ihtiyarsız: “Mustafa Kemal bir hayalperestti,” diyeceği geliyor. Hayalperest mi? Ne münasebet! Büyük realist, tam realist. Adım adım, kura kura, tahlil ve müşahede ede ede, belki de mektepten çıktığından beri sindire düşüne, planlar yapa yapa, hayallerden bile üstün olan bir hakikati pırıl pırıl göre göre…\nHakikatler de belki hayaller kadar olmayacak gibi gözükür. Bunları hayallerden ayırmasını bilmek her insana nasip olmuyor.\nBir vatan kurtarılır. Bir millet taassuptan sıyrılır: en ileri fikri bulur, kendini dinle, mütegallibelikle, cehaletle, uyuşuklukla, kanaatle olan kösteklerden kurtarır. Bunu filozoflar hazırlar, muharrirler yazar, askerler ve siyasiler yapar. Bütün bir milletin düşündüklerini, Tanzimattan beri utana sıkıla, korka korka, saklanarak, kitaba uydurmaya çalışarak düşünülenleri: değil hakikat yapmaya, yazmaya bile üstü kapalı cesaret edilen şeyleri: bir tek adam yapmaya kalkarsa ve yaparsa o adam milletin kafası demek doğrudur. Dâhi, büyük kelimeleri bir şey ifade etmez. Hatta bazen övmekten, kuru kuru övmekten başka bir şey değildir. Bütün bir milletin duyduğu, arzuladığı, istediği, düşünüp de bir türlü halledemediği meseleleri bir çırpıda halleden insan kafası ve enerjisi. Bu biz Türklerin “insanoğlu”, Fransızların “L’homme” dedikleridir.\nMustafa Kemal insanoğludur. Tam insanoğludur.\nHepimiz eksiğiz: Bakkal dükkânı açmak hülyamızdır; açtık mı tamam! Hülyamız roman yazmaktır: yazdık mı tamam! Mebus olmaktır: olduk mu bitti! Biz birer egoistiz, Mustafa Kemal’in yanında küçüksek gayelerimiz olmadığı içindir. Yalnız kendimizi, çocuğumuzu, yahut komşumuzu düşünebildiğimiz içindir. Bütün bir milletin selameti ne olduğunu, ne istediğini bildiğimiz gün her insan Mustafa Kemal olacaktır.\nMustafa Kemal’i anlatmak kolay değil. Ne yapsam, ne etsem onu övmüşten başka bir şey olmam. Halbuki maksadım övmek mi? Övmek boş laf! Mustafa Kemal’i anlamak lazımdır. Daha anlatana da rastlamadım. Övmeden, heyecanlanmadan, onun gibi düşünerek onu anlatmak?\n1920’de on iki yaşında idim. İptidai hocam Hulusi Bey: — Çocuklar bir Mustafa Kemal var. İşte o vatanı kurtaracak. Öteki, o halife alçağı asılmaya layık bir vatan hainidir. Mustafa Kemal yalnız başına bütün bir milletin evladıdır, demişti.\nDoğru lakırdı! Bütün milletin yalnız başına evladı. Zamanında yaşayanların da Atası!\nİnsan röportaj yaparken dalıyor, ne yaparsınız. Ben de dâhi, ulu diyebilirim. Bununla ne yapmış olurum: hiç.\nMustafa Kemal düşünen kafadır. Mustafa Kemal mensup olduğu vatanın insanlarını, dünyadaki fikirleri, cemiyetimizin bozuk ve sağlam taraflarını, eksiğini, artığını, faziletini ve kusurunu bilen adamdı. Bunu bilen binlerce okuryazar vardı. Bunları bilen, bildikten sonra da düzelten, meydana çıkaran, kuran adamdı.\nBir milletin belli belirsiz kurduğu hayali fikir haline getirmek, yani düşünmek ve yapmak! Yazarken, kuru laf halinde hiç bir şey değil gibi. Mustafa Kemal’in, İstanbul’dan 1919’da yapayalnız teşyi edeni bile olmadan çıktığını hatırlamalıyız. Mustafa Kemal filozoflar, şairler, sosyologlar, romancılar mevzuu: onun için biz röportajımıza dönelim.\nBen onun zamanında çocukluğumu ve gençliğimi yaşadığım için coşuyorum. Onu elbiselerinden, resimlerinden öte hatırlıyor, seviyor, sayıyor, ne yalan söyleyeyim, şaşırıyorum. Hayatımda bir defa önünden geçtim: izci olarak. Uzakta, fark bile edemediğim kırmızıya çalar bir yüz görmüştüm. Sonra bir de bütün bir ağlayan şehir, bir tabut.\nKendimizi bir kişiye bile sevdiremeyeceğiz okuyucularım. Bu bile zor şey. Bütün bir millete kendini sevdirmiş, bütün bir milleti kendisi sevmiş adam olmak? İşte bu olmayacak bir şey! Ama bu olmuştur. Belki tarihe böyle adam girmemiştir.\nBirdenbire hırçın bir yazı. Harfler ufak başlıyor, iri iri bitiyor:\u0026gt; T.T.A.K.\nSina’nın heykelini yapınız. Saat 22.50. 2-VIII-1935\nİşte dil ve yazı üzerine birçok müsvedde:\u0026gt; “İse, için, ile edatları ayrı yazılır. Fakat ilk harfleri yani (i) harfi kaldırılarak kullanılırsa (i) mukabili olmak üzere bir (-) ile kelimeye birleşir.”\nGörüyor musunuz, kafası bir dakika durmayan adamı? “Sen, sarf hocasısın, yapsana…” demiyor, oturuyor, kaideyi yazıyor.\nBir Şakir Bey’e 14 Mayıs 1914 Sofya tarihli, Yeniçeri kıyafetinde fotoğrafını hediye etmiş. Bu genç, güzel, yakışıklı, kibar yüzlü delikanlı Mustafa Kemal’dir. Yüzünde bir tek sert hat yok, her şeyi yumuşak.\nBir de İstiklal Harbi sırasındaki resmine bakıyorum: Çökük yanaklar, çıkık elmacık kemikleri, sert hatlar, dik bakışlar…\nŞurada üstünün yırtıkları makine ile dikilmiş sarı potinler. Kendisini Ankara’ya götüren ayakkabılar. Her taraf, her duvar fotoğraf dolu. Canlı, her jestte bir mana var. Her jestte hem samimi, hem aktör. Her şeyi, her hareketi zamanında yapmasını bildiğini bu resimler gösteriyor.\nDüşündüğünü, güldüğünü, şaşırdığını, kızdığını, hatta hasta olduğunu bile ifade eden açık, namuslu, yaşayan insan yüzü.\n“İçimizde, kalbimizde, ruhumuzda yaşıyorsun Atatürk!” deyip edebiyat yapmayacağım. Bu lakırdılar ulu orta lakırdılardır. Öyle olduğu halde hakikat payı var: Aramızda yaşıyor.\nAramızda yaşıyorsun: bu muhakkak. Her gün, her saat yanımızdasın, beraberiz, arkadaşız, yan yanayız: düşünüyor, konuşuyor, gülüyoruz: işte insan böyle ölmez. Sen bir milletin kafası olmuştun. Senin tarafından o kafayı tozlarından silkinmiş pırıl pırıl, senin sayende anlaması kolaylaşmış bulduk. Bütün bir milletin kafasını kafamızda duymayı öğrendik.\nAllahaısmarladık, hatıralarına bırakıp sokağa çıkıyorum, Atatürk! Sokaktaki herkes seninledir. Senin sevdiğin, seni seven halktır. Düşündüğümüz zaman kulağımıza senin o güzel sesin gelir:\u0026gt; \u0026quot;…Millet yoksulluk içinde harap, bitap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evladı! İşte bu ahval ve şerait içinde vazifen istiklalini ve Türk Cumhuriyetini korumaktır.\u0026quot;\nMüzeden çıkarken Müze memuru Bay Hayrullah Üstar: — Atatürk’ün daha birçok hatıraları var ama, bir türlü hepsi toplanamıyor. Şurada burada dağınık halde. Kimse de kendisindekini vermiyor. Yadigâr olarak saklıyor… dedi.\nMüzeyi yakalarım kalkık, ellerim buz gibi, ayaklarım ellerimden beter gezdim. Kaloriferin parlak gümüş yaldızlı ızgaralarından madeni bir soğuk esiyordu. Meğer İnkılâp Müzemizin kaloriferleri yanmıyormuş. Bütün bir yirmi beş senenin sıcak hatıraları olmasaydı zatürreye tutulacaktım.\nAtatürk’ümüzün 1917 ve 1918 senelerini kira ile içinde geçirdiği bugünkü müzeyi bırakıp giderken bir yarımada ve küçücük bir Avrupa parçasında yaşayan yirmi milyon kahraman, temiz, saf, medeniyete susamış bir milletin ben de bir ferdi olduğum için bir sevinç duydum.\nBu sevinci hepimize Atatürk duyurmuştu. Hatıraları da duyuruyor. Büyük sevinçle gözyaşı yan yanadır: Gözüm yaşardı.\nSait Faik ABASIYANIK (Yedigün, 29 Aralık 1946)\n","permalink":"https://atatcengo.xyz/commonplace/ataturk-inkilap-muzesinde-sait-faik/","summary":"\u003cp\u003eSenelerce en koyu cehalet içinde, en kötü şartlarla idare edilen, hatta kendi kendisini bile küçültmekten çekinmeyen, “N’olacak biz kaba Türküz!” diyen, edebiyatsız birçok küçük küçük halk parçalarına hiçbir kültür zerresi aşılamadan, hepsini kendisinden ya cesur, ya bilgin, ya sanatkâr görerek seven: sakin, durgun, kendini beğenmişin tam aksi olan milletimizi ilk anlayan o oldu.\u003c/p\u003e\n\u003cp\u003eHani bazı beylik şeyler yazanlar vardır: “Sen ölmedin. İçimizde, kalbimizde yaşıyorsun Atatürk!..” derler. Ama bunu laf olsun diye, alkışlanalım diye söylerler.\u003c/p\u003e","title":"Atatürk, İnkılâp Müzesinde"}]